Kedinin biri odanın ortasına kurulmuş uyuklar gibi görünerek tıkırtılara kulak kabartıyormuş. Kenardaki deliklerden birinden bir fare kafasını uzatmış. Kedi bekledikten sonra farenin çıkamayacağına kanaat getirip seslenmiş:
''Ne duruyorsun, dediğimi yapsana!'' Fare ezilerek cevap vermiş ''Kusura bakma ama yapamayacağım.'' ''Niye?'' demiş kedi. Fare de şu cevabı vermiş: ''Bana o delikten çık, şu deliğe gir diyorsun, teklifin gayet güzel, ama nimet büyük. Bu işte mutlaka bir hinlik var.''
Vaat edilen nimet büyük olunca, doğal olarak şüphelenmek gerekiyor. Her şeye kuşkuyla bakan, hatta kendi varlığından bile şüpheye düşen sonunda ''Düşünüyorum, o halde varım'' diyen Descartes gibi filozoflar, ve ayrıca bilimsel söylemler de bize her şeyden şüphe etmeyi salık veriyor. Çünkü şüphe etmek bizi gerçeğe, doğruya götürüyor.
Hayatta karşılaştığımız insanların pek çoğu da bu fıkradaki kedi gibidir. Sizin onlardan bir şey istemenize bile gerek yoktur, karşınıza çıkarlar ve birtakım nimetler vaat ederler. Bu eylemlerinin arkasında çoğu zaman kendi çıkarları, hesapları gizlidir.
İnsanın yaşam mücadelesinde karşılaştığı zorluklara karşı onu ayakta tutan en büyük gücü umududur. Bu sebepten de bazı mesleklerle uğraşanlar, özellikle politikacılar, aktif olarak siyasetle uğraşanlar umut satıcılığı konusunda bir hayli yeteneklidirler.
Bir de, özel ilişkilerinde sürekli umut tacirliği yapan insanlar var. Daha çok erkeklerin üstlendiği bir rol bu. Karşı cinsi elde etmek için neredeyse dünyaları onun önüne sererler, kendilerini olduğundan başka türlü tanıtırlar ya da kendilerini olmak isteyip de olamadıkları kişiler gibi gösterirler... Dilleri de çok cömerttir. Verdikçe verirler... Her sorunu çözerler, her işinizi hallederler. Bol keseden atarlar, dağıtırlar...
Hep merak etmişimdir, bu insanların böyle davranarak eline ne geçer, geçmiştir? Diyelim ki başardılar... Nereye, ne zamana kadar? Ne derler: ''Güneş balçıkla sıvanmaz'' ve maskeler düşer gerçekler daima ortaya çıkar. Ve şüphesiz ki, umut tacirliğine soyunanların hayallerini de bir gün bir başkası gelir yıkar.
Emel Hanım yazınızı okudum örnekleme yaptığınız deyimler ortak kültürümüzdür bizim gibi ülkelerde yetişme tarzımız ve koşullarımız bizi bizden daha büyük gösterir ögelerle dolur kendisi olamayan insanların başkalarının süetine soyunmaları onlara öykünmeleri bizim gibi ülkelere mahsus koşullardır Bence insan önce kendi olmalı kendisine de uygun kararlar verebilmeli karşıdaki insanı da Ben olaraktan görebilmeli bu duygularımla yazılarınızı her zaman okumak istediğimi ifade ederek başarılarınızı diliyorum Saygılarımla
Malesef toplumsal çöküş yaşıyoruz; Bu sebepten siyasetimizden özel hayatlara kadar bu çöküş ve kokuşmuşluk hissediliyor