KUSUR TERZİLİĞİ
Hayat dediğimiz o uçsuz bucaksız yolculuk, aslında her birimizin kendi tezgâhında dokuduğu devasa bir kumaştır. Kimimiz ipekten hayaller kuşanırız, kimimiz kaba çuhadan gerçekler. Ancak bu kumaşın değişmez bir kaderi vardır: Zamanın dişlileri arasında aşınır, yer yer incelir ve nihayetinde bir yerinden patlak verir. İşte bu patlaklar insanın kusurlarıdır.
“Kusur sökük gibidir; göreni de olur, öreni de.”
Bu anonim söz, insanın kusur karşısındaki niyetini ele verir. Kimi kusuru bir silah gibi kullanır, kimi ise aynı yerden bir bağ kurar. Bu cümle, sadece bir ahlak öğüdü değil, aynı zamanda bir toplumun ruh röntgenidir. Çünkü bir söküğe nasıl yaklaştığınız, aslında sizin bu dünyadaki yerinizi ve kalbinizin kumaşını belirler.
Bugün, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar "görenlerin" kuşatması altındayız. Teknoloji ve sosyal medya, hepimizin eline devasa birer büyüteç verdi. Artık başkalarının hayatındaki en küçük ilmiği, en ufak renk değişimini bile kaçırmıyoruz. Birinin bir hatasını, bir zaafını ya da bir söküğünü yakaladığımızda; onu parmağımızla işaret etmek, zoom yaparak teşhir etmek ve hatta o söküğü daha da çekiştirip büyük bir yırtığa dönüştürmek adeta bir sosyal refleks haline geldi.
Peki, sadece görmek bir meziyet midir? Elbette hayır. Bir söküğü işaret etmek, o söküğü kapatmaya yetmediği gibi, o söküğün sahibini daha fazla üşütmekten başka bir işe yaramaz. Eleştiri oklarını fırlatanlar, aslında kendi içlerindeki yırtıkları örtmek için başkalarının söküklerine fener tutanlardır. Kusur bulmak için bakmak, bakışın kalitesini düşürür; insanı sadece bir "hata dedektörü" haline getirir. Oysa hayat, hataların toplamından çok daha fazlasıdır.
Bir de o sessiz kahramanlar, "örenler" var. Onlar, birinin açığını gördüğünde eline iğneyi ipliği alıp, kimseye duyurmadan o söküğü teğelleyenlerdir. Onlar bilirler ki; kusur insanidir, ama o kusuru onarmak tanrısaldır. Örmek, sadece bir tamir işlemi değil, bir şefkat eylemidir. Ören kişi, karşısındakinin mahcubiyetini kendi mahcubiyeti bilir. Söküğü öyle ustalıkla, öyle zarif bir dikişle kapatır ki, bazen söküğün sahibi bile o yaranın nerede olduğunu, kimin eliyle iyileştirildiğini anlamaz.
Bu noktada, Kanadalı şair ve yazar Leonard Cohen’in o meşhur dizesi yankılanır kulaklarımızda:
"Her şeyde bir çatlak vardır, ışık içeri böyle girer."
Cohen’in bu tespiti, kusura bakış açımızı kökten değiştirir. Sökük, yani o çatlak, aslında ışığın sızabileceği tek yerdir. Eğer biz sökükleri sadece birer "ayıp" olarak görürsek, ışığın o hayata girmesine de engel oluruz. "Ören" kişi, işte o çatlağın farkındadır ama orayı kör bir karanlıkla değil, anlayışın ve sevginin altın ipliğiyle doldurur.
Bazen başkalarının söküğüne bakmaktan, kendi üzerimizdeki delikleri, sarkan iplikleri unutuyoruz. Kendi kusurlarımızı birer utanç kaynağı olarak görüp saklamaya çalıştıkça, o sökükler daha da büyüyor. Aslında asıl olgunluk, kendi söküğümüzü de görebilmek ve onu "örecek" bir elin uzanmasına izin verecek tevazuyu göstermektir.
Japonların Kintsugi felsefesini düşünün. Kırılan seramikleri altın tozuyla karıştırılmış bir reçineyle birleştirirler. Amaç, kırığı gizlemek değil, tam tersine o kırığı vurgulayarak objeyi eskisinden daha değerli ve hikayesi olan bir parçaya dönüştürmektir. İnsan da böyledir. Kusurlarımız, yamalarımız ve onarılmış söküklerimiz; bizim bu hayatta ne kadar direndiğimizin, ne kadar çok "örülmeye" değer görüldüğümüzün kanıtıdır.
Bugün toplum olarak en büyük ihtiyacımız, sökükleri afişe eden değil, sökükleri ören bir iradeyi yeniden inşa etmektir. Birbirimizin açığını aramak bizi sadece birbirinden kopuk, soğuk ve güvensiz bir yığın haline getirir. Oysa "ören" olduğumuzda, o koca toplumsal kumaşı yeniden bir bütün haline getirebiliriz. Bir arkadaşımız düştüğünde, bir komşumuz yanıldığında ya da tanımadığımız bir insan bir hata yaptığında; biz o söküğü dünyaya ilan eden bir "izleyici" mi olacağız, yoksa şefkat ipliğiyle orayı onaran bir "usta" mı?
Sonuçta, hiçbirimiz kusursuz değiliz. Bugün bir başkasının söküğünü gören gözler, yarın kendi söküğü için bir dikiş iğnesi arayacaktır. Hayat, sökükleri işaret edenlerin değil, o sökükleri birbirine tutturup yeniden bir "bütün" yapanların omuzlarında yükselir.
Soru şu: Siz bugün elinizde ne tutuyorsunuz? Başkasına doğrultulmuş sert bir işaret parmağı mı, yoksa sessizce yardıma hazır bir iğne iplik mi?
Unutma; bir başkasının söküğünü şefkatle örmek, aslında kendi insanlığını en sağlam düğümle dokumaktır. Zira dünya, başkasının söküğünü afişe edenlerin gürültüsüyle değil, o söküğü sessizce örenlerin şefkatiyle ayakta kalır.
Gelin, bu dünyada kusur bulan değil, kusuru şefkatle örtenlerden olalım.
Sevgiyle kalın…
Şule Ayyıldız