Pencerenin kenarına oturmuştu. Her sabah olduğu gibi. Gökyüzü geceyle gündüz arasında sıkışmış, pembeyle turuncu arasında salınan bir masala bürünmüştü. Şehir henüz uyanmamıştı. Bu yüzden sessizlik daha gerçekti, daha çıplak. Ve işte o sessizlik, onun en iyi dostuydu artık.
Elindeki kupadan yükselen sıcaklık parmaklarını ısıtırken, içindeki bazı kırık parçaların hâlâ soğuk kaldığını biliyordu. Ama artık o soğuklukla kavga etmiyordu. Kabul etmişti. İnsanın doğası, dualitelerden doğuyordu. Sevgiyle nefretin, inançla korkunun, sadakatle ihanete meyilli tarafının aynı bedende yankı bulduğunu görmüştü. Bu yüzden hiçbir şey onu kolay kolay şaşırtmaz olmuştu.
“Bu dünyadan soğursun çocuk, eğer benim algımdan bakabilseydin,” diye geçirdi içinden. “Ama ben niye soğumuyorum, biliyor musun?” diye devam etti usulca. Sanki karşısında biri varmış gibi. “Çünkü hakikati görüyorum. Olan bitenin arkasındaki örtüsüz manzarayı… Ve oradan doğan mesajı duyuyorum. Saf sevginin fısıltılarını. Her şeyin yıkıldığı yerde bile yeniden doğurmak isteyen o sevginin, insanı affetmekle kalmayıp yeniden inşa etmeye çalışan niyetini hissediyorum.”
Bir zamanlar kırılmıştı o da. Güvenmişti, yanılmıştı, terk edilmişti belki. Ya da sadece kendi kendine yıkılmıştı da başkalarına suç bulmuştu. Ne fark ederdi? Yaşadığı her şeyin ardından tek bir soru kalmıştı zihninde: “Bununla ne yapacağım?” Cevabı ise gün doğarken bulmuştu bir sabah.
Gözlerini gökyüzüne çevirdi. Işık, binaların arkasından sızmaya başlıyordu. Gün yeniden doğarken o da yeniden başlıyordu kendine. Her gün yeniden. Dış dünyada ne kadar karanlık olursa olsun, içindeki umudu besleyen o hakikate tutunarak. Çünkü insanı ayakta tutan, olan değil, olanın içinden neyi seçip büyüttüğüydü.
“Artık hayal kırıklığı yaşamıyorum,” dedi sessizce. “Çünkü insan doğasının ne olduğunu biliyorum. Kendi içimde de gördüm onu, başkasında da. Ve bunu yargılamıyorum. Çünkü biliyorum, her davranışın gerisinde ya korku ya inançsızlık ya da sevilmeme yarası var. Ama sevgi, bütün bunların ötesinde hâlâ bekliyor. Hâlâ çağırıyor. Herkesin içinde var olan o özle buluşmayı arzuluyor.”
Göz kapaklarını kapattı. Bir an için sadece nefesini dinledi. Kalbinin ritmini. İçindeki çocuğun hâlâ umut ettiğini fark etti. Kırılmış olsa da sevmişti. Yanılmış olsa da inanmıştı. Çünkü o çocuk, sevginin yapmaya çalıştığı şeyi sezmişti. Ve bu sezgi, bütün kaosun içinde bir nefesten, bir bakıştan, bir sabah sessizliğinden ibaretti.
Ve o adam işte o sabah, pencerenin kenarında, kendine şu cümleyi fısıldadı:
“Görmek seni yalnız yapmaz, eğer gördüğün şeyin ardında hâlâ sevecek bir neden bulabiliyorsan.”
Ersin Ayyıldız