"Sevmek Bir Dua Gibi"
Günün ilk ışıkları, sütliman denizin üzerine yavaşça düşüyordu. Adam, sabahın sessizliğine oturmuştu. Dalga yoktu. Rüzgâr bile saygılıydı bu sükûnete. Su, ayna gibi, gökyüzünü değil adamın içini yansıtıyordu sanki. Kalbinden geçen düşünceler, bu durgun yüzeyde titreşiyordu belli belirsiz. Ve o düşündü:
"Dost sevgisi dediğimiz şey nasıl yaşanır?"
Birini dost diye kalbine aldığında, ondan beklentin olmamalıydı belki. Ama insan, beklentisizliği bile isterken kendini buluyordu. Oysa gerçek dostluk, varoluşun kendisi gibi şartsız olmalıydı.
"Sevmeyi koşulsuz hale nasıl getirebilirim? Koşula bağlayanlara, sınırlayanlara, hesap soranlara rağmen nasıl kalabilirim sevgide?"
Bu sorular, içinden geçip gidiyordu, ama cevaplar kolay kolay demir atmıyordu ruhuna.
Toplumun şekillendirdiği mantık çerçevesi vardı zihninin bir köşesinde. O mantık ki sevgiyi hak edene vermeyi öğretmişti ona.
Ama içindeki başka bir ses diyordu ki:
"Sevgi bir karşılık değil, bir varoluş biçimi olmalı. Sevmek, kim olduğunu unutmadan, kim olduğu fark etmeksizin yüreğini açık tutabilmektir."
Adamın kalbinde biriken öfke, onu da korkutuyordu. Sevgisizliğin gündelikleştiği bir dünyada, kendisinin de zaman zaman sevgisizleşmesinden korkuyordu. Öfkesi, sevgiyi savunmaya çalışan yorgun bir askerin çığlığı gibiydi.
"Ben bu sevme halinde nasıl kalacağım? Her şeyin sevgisizliğe doğru aktığı bu nehirde, kalbimi nasıl temiz tutacağım?"
İşte tam burada adamın içinde başka bir çırpınış başlıyordu. Sadece bir dostu sevmeye değil, dostluğu bir varoluş hâline dönüştürmeye dair bir arayış... Sevmekle kalmayıp, bütüne ulaşma, her şeyi ve herkesi içine alabilecek bir sevgi hâline evrilme çabası vardı bu sorgunun altında. Dostu sevme halindeki çatışmalar, aslında onu ilahi olanla bütünleşmeye iten devinimlerin kıyısına getiriyordu.
Çünkü insan birini gerçekten sevdiğinde, sadece o kişiye değil, o kişinin ardında taşıdığı bütün yaralı insanlığa da yönelmiş olurdu.
Adam, bunu derinlerde hissediyordu:
Dosta duyduğu sevgi, bazen çarpan, bazen çekilen duygularla şekillenirken, içinde evrensel bir bütünlüğe, herkesi kapsayan bir merhamete, birliğe ulaşma arzusu büyüyordu.
Bu çaba, acı veriyordu evet.
Ama aynı zamanda onu parça olmaktan çıkarıp, bütüne çağıran bir sevgi hâline taşıyordu.
Fakat bu bütünsel sevgiye giden yol pürüzsüz değildi. Adam, kalbinde konuşan o saf sese her kulak verdiğinde, zihninin bir köşesinden sinsice yükselen başka bir ses beliriyordu:
Ajan düşünceler...
“Sen daha kendini bile koruyamazken, başkasını nasıl seveceksin?”
“Ya yine kırarlarsa seni? Ya bu sevgi yine karşılıksız kalırsa?”
“Bu kadar veriyorsun da, ne alıyorsun?”
İşte bu ses, egonun kurnaz diliydi. Korkuyla besleniyor, sevgiyi pazarlığa çeviriyordu.
Adam bu sesi tanıyordu artık. Her sevgide sınanıyordu onunla.
Ve sordu kendine:
"Bu sesi susturmadan sevgiye ulaşabilir miyim? Yoksa onu duyup aşmayı mı öğrenmeliyim?"
İşte burada devreye inanç giriyordu. Mantıkla değil, mantığın ötesine geçen bir güven haliyle… Yaradan’a olan teslimiyetle…
Adam yavaş yavaş kavrıyordu ki, dostunu sevmekle başlayan bu yolculuk, onu Yaradan’a ulaşan sevgiye götürüyordu.
Çünkü bir dostu gerçekten sevmek, Yaradan’ın suretine duyulan sevgiyi yaşamın kendisinde bulmaktı.
Ve ego bu noktada küçülüyordu.
İlahi olanın sessiz bilgeliği içinde, ajan düşünceler boğuluyordu.
Sadece kalp kalıyordu geriye.
Ve kalbin dili: Sevgi.
Ama tam da burada…
Sevgiyi seçmenin ardında başka bir zemin daha vardı: Gölgeyle yüzleşmek.
Adam, içindeki kırıcı, küskün, cezalandıran tarafı fark ediyordu.
O taraf ki bazen sevgiyi bir hak gibi sunuyor, bazen de sevgisizlikle cezalandırıyordu dostu.
Gölgesi, onu incitmeden önce incitmeye yönlendiriyor, onu anlaşılmadığında içten içe küçümsüyordu.
Ve o an geldi.
Adam gözlerini kapadı ve içsel bir aynaya baktı.
O aynada kendi yüzü değil, içindeki sevgisizliğe sürüklenmiş halleri belirdi.
Kıskanmıştı.
Kırılganlığını gururla örtmüştü.
Zaman zaman sevgiyi kullanmıştı.
İncindiği halde konuşmamış, sonra duvar örmüştü.
Bunları görmek, boğazına bir düğüm gibi oturdu.
Kalbi daraldı.
Yüzleşmenin acısı, sevgisizlikten daha derin bir ızdırap veriyordu.
Ama o acının içinde tuhaf bir sıcaklık da vardı.
Çünkü her gölge taraf, şefkatle bakıldığında ışığa dönüşebilirdi.
Adam bunu yeni yeni anlıyordu:
Sevgi, sadece güzel olanı değil, gölgede kalanı da kucaklamalıydı.
Ve belki de Yaradan sevgisi, insani sevginin içine düştüğü bu çırpınışın kabulüyle ortaya çıkıyordu.
Gölgesine dokundukça, kendine merhamet ettikçe; dostuna da merhamet gösterebilecekti.
Ve o an, dost sevgisi artık kişisel bir duygudan çıkıyor, bütünün yaralı parçalarına uzanan bir rahmete dönüşüyordu.
Tam da bu sorularla kıyıda otururken, aklı geçmişe gitti.
Bir anı beliriverdi zihninde.
Bir dostun gözlerindeki kırıklık...
Bir zamanlar fark etmeden söylediği ya da söylemediği bir söz...
Acaba ne zaman, hangi anda kırmıştı o kalbi?
Belki bir sınırı aşarak...
Belki de gerektiği kadar yaklaşmayarak...
"Dostlukta sınır neydi? Çok mu girdim onun iç dünyasına, yoksa çok mu dışarda kaldım?"
Sınırlar... Sevgiyle kurulan sınırlar neye göre çizilmeliydi?
Bir insanı severken nerede durmalı, nerede yaklaşmalıydı?
Sevgiyle dokunulan bir kalp, bazen en çok sevgiden kırılırdı.
Ve adam bunu biliyordu.
Ama bilmek yetmiyordu artık.
Kalbini dinliyordu şimdi.
Ve kalbinde, dostla arasında geçen görünmez bir konuşma başlıyordu:
— "Ey dost, seni sevdim. Ama sevgimi nereye koyacağımı bilemedim."
— "Ben de seni duydum, ama anlamakta zorlandım."
— "Yaralarım vardı, sevgimi korkularımın gölgesinden sundum belki."
— "Ben de o sevgiyi anlamlandıramadım, çünkü kendi yaralarım vardı."
— "Ama seni hiç terk etmedim."
— "Biliyorum… sadece yoruldum."
Adam, bu hayali konuşmayı denizle paylaştı.
Sanki dost değil de, ilahi bir düzendi konuştuğu.
Cevapları insandan değil, Yaradan’dan istiyordu artık.
Çünkü bu sevgi, insanın sınırlarının ötesinde bir yerden çağırıyordu onu.
Belki de gerçek dostluk, iki kalbin birbirine ayna olmasıydı:
İkisi de çatlak, ikisi de derin. Ama bir araya geldiğinde, bütün.
Gözlerini denizin kıpırtısız yüzeyine çevirdi.
O yüzeyde kendi kalbini görüyordu artık.
Kırık, ama hâlâ sevgiye açık.
Öfkeli, ama hâlâ barışa meyilli.
Kırmış ve kırılmış, ama hâlâ elini uzatmaya hazır.
Bir iç çekti adam.
İçinden geçenleri ilahi düzene bırakarak fısıldadı:
"Ben sevmeyi seçiyorum.
Koşulsuz.
Sınırsız.
İnsanı değil, insanın ardındaki hakikati severek..."
Ve deniz, sabah ışığında parlayan bir dua gibi ona karşılık verdi.
Ersin Ayyıldız