Bir insanın içinde yankılanan en sessiz duygulardan biri, değersizliktir. Öyle bir his ki, ne tam olarak adı konur ne de tümüyle kabullenilir. Ama varlığını sessizce hissettirir; bir gölge gibi peşinden gelir, en parlak anlarda bile geriden seslenir. Değersizlik duygusu, bazen çocuklukta ekilen bir tohum gibi filizlenir, bazen hayatın sert rüzgârlarında derinleşir. Ne kadar saklanmaya çalışılsa da, davranışlara, ilişkilere ve insanın en içindeki çatışmalara sinsice sızar.
Bir bahçeyi düşünelim. Toprak, çiçekleri beslemeye hazırdır, ancak içindeki taşlar köklerin ilerlemesine engel olur. Değersizlik hissi de böyle çalışır; ruhun içinde gelişmesi gereken öz sevgiyi sıkıştırır, büyümesine izin vermez. Kişi, kendini yeterince iyi görmediğinde, dünyaya karşı tutumu da farkında olmadan değişir. En yakın olduğu insanlardan uzaklaşır, çünkü bir yerlerde, “beni gerçekten sevebilirler mi?” sorusu yankılanmaktadır. Sevgiyi hak ettiğini düşünmeyen biri, sevginin içine tam olarak dahil olamaz. Yarım hisseder. Şüphe duyar. Kendi içindeki bu eksiklik, karşısındaki insanlara yansır ve zamanla ilişkilerinde bir mesafeye dönüşür. Kendisini değersiz hisseden biri, karşısındakinin ona verdiği değeri kabul etmekte de zorlanır.
Jung’un dediği gibi, "Ruhumuzda bastırdığımız her şey, bir gün kader olarak karşımıza çıkar." Değersizlik, fark edilmezse yaşamın her alanına yayılır; iş ilişkilerinde sessiz bir geri çekilme, dostluklarda sürekli bir ikinci plana düşme, romantik ilişkilerde bir türlü kendini hak etme duygusuna ulaşamama… Bütün bunlar, içsel hikâyenin dışarıdaki dünyaya yansımasıdır. Kendi içinde “ben yeterli değilim” diyen bir insan, dış dünyada hep bir onay peşinde koşar. Ancak bu onay, içsel boşluğu doldurmaz. En yükseğe çıksa da, en çok takdir edilse de bir nokta hep eksik kalır.
Peki, bu duygu nereden gelir? Belki yıllar önce duyulmuş bir cümleden. “Sen bunu başaramazsın.” Belki bir çocuğun gözlerinde yetersiz sevgi gören anlarından. Belki kıyaslamaların ardında kaybolmuş bir kendilikten. Ancak nereden geldiği kadar, nasıl bir çözüm bulacağı da önemli. Değersizlik, bir elbise gibi yıllarca üzerine giyilebilir, ama o elbiseyi çıkarıp kendine yeni bir kimlik yaratmak mümkündür.
Gerçek değişim, ruhun kendi değerini fark etmesiyle başlar. Bir çiçek, ona su verilmediğinde bile açmaya çalışır; insanın içinde de en karanlık hisler arasında bile bir ışık kırıntısı vardır. Kişi kendini değerli hissetmeye dışarıdan değil, içinden başlamalıdır. Çünkü dünya, ancak içimizde kendimizi nasıl gördüğümüze göre şekillenir. Ve belki de Rumi’nin dediği gibi: “Kendi ışığını keşfetmek, karanlığın içindeki en büyük zaferdir.”
Ersin AYYILDIZ